| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
MEHMET SİNAN ÇALIK PLATFORMURSSYorum RSS
Yazılar

İşkolik Misiniz? Test edin 

Kişinin kendisini sürekli çalışma gereksinimi içinde hissetmesi, çalışmadığı bundan rahatsızlık duyması olarak tanımlanabilir. Peki misiniz? Test edin.

Birey bu nedenle özel yaşantısını, aile ve yakınlarını, hobilerini, entelektüel faaliyetlerini ihmal edebilir. Genellikle böyle çalışmak zorunda olduğunu ifade eden bu kişiler gereğinden fazla çalıştıklarını kabul etmezler.

Kişi ben dediği sadece  “profesyonel ben” den söz ediyor hale gelmiştir. İşin gereği, iş yeri koşullarının nedeniyle uzun saatler ve yoğun çalışmak zorunda olmak bu tanımın dışında kalır. İşkolikliğin en sık rastlanan belirtileri şöyledir:

• Çalışmadıklarında huzursuz ve sinirli olurlar.
• Evlerini ikinci bir ofise dönüştürebilirler.
• Gevşemeleri zordur, boş yaratamazlar.
• Sürekli iş için bir şeyler yapma rolünü benimserler. Uyunan ı boşa geçmiş sayarlar.
• İş dışında herhangi bir konuda konuşmaları çok zordur.
• İş hakkında diğer her şeyden daha heyecanlıdırlar.
• Fazla çalışmayı rasyonalize etmeye çalışırlar, hep mantıklı bir neden öne sürerler.

İşkolikliğin zihinsel etkileri

• Dalgınlık, unutkanlık
• İsteksizlik
• Çöküntü, huzursuzluk
• Konsantrasyon güçlükleri
• Performans düşüklüğü
• Sinirlilik, tahammülsüzlük
• Uyku bozuklukları

İşkolikliğin bedensel etkileri

• Hipertansiyon, kalp hastalıkları
• Omuz, boyun, sırt ve bel ağrıları
• Sindirim sistemi hastalıkları
• Baş dönmesi, baş ağrısı
• İştah ve kilo değişiklikleri
• Kronik yorgunluk
• Cilt hastalıkları
• Bağışıklık sistemi işlev bozuklukları, sık hastalanma

YOUTUBE'A GİRİŞ İÇİN KESİN ÇÖZÜM! 

Youtube kapatıldığından beri bir çok teknoloji ve haber sitesinde yer alan çözümler kullanıcılar olarak herkesi pek tatmin edici olmamıştır. İŞTE YOUTUBE NASIL GİRİLİR SORUSUNUN KESİN ÇÖZÜMÜ!...


Hatta youtube'nin kapatılmasının akabininde youtube erişim için birçok ufak programcıklar bile üretilmiştir. Bu programların yaptığı şey de aslında tarifimizle birebir örtüşmekte.

Fakat çoğu zaman önümüze sunulan çözümler yeterli olmadığı gibi, kesin çözüm de olmadığı biliniyor.

Şöyle ki; vtunnel.com sitesi hidemyass.com siteleri de bu çözümde pek verimli değil. Geç açılma, reklam pop-upları, gereksiz büyüklükte sayfa çerçeveleri vs...

Hepsini geride bırakıp youtube erişimi için gerekli adımlara geçelim.

Bunun için ilk başta yapmamız gereken DNS ayarlarınızın Telekom DNS'lerinden bağımsız olarak çalışır hale getirilmesidir.

Aksi halde youtube'ye giriş yapılacak, fakat videolar izlenemeyecektir.

Bilgisayarınızda belirtilen adımları takip ederek DNS iplerinizi Open DNS ip adresleri ile değiştirebilirsiniz.


DNS DEĞİŞİKLİĞİ YAPMAK İÇİN AŞAĞIDAKİ ADIMLARI AYNEN UYGULAYIN...

1-) Bilgisayarım > Ağ Bağlantıları şeklinde Ağ bağlantılarına ulaşın.
2-) Kullanmakta olduğunuz ağ bağlantısının üzerine "sağ tuş ile tıklayın" "Özellikler" sekmesini işaretleyin.
3-) Karşınıza çıkan pencerede "Genel" sekmesinde bulunan "İnternet İletişim Kuralları (TCP/IP)" seçeneğini seçili hale getirin ve "ÖZELLİKLER" yazan butona basın
4-) Açılan pencerede "GENEL" sekmesinde iken; "Otomatik olarak bir ip adresi al" ve "Aşağıdaki DNS Sunucu Adreslerini Kullan" kutuları işaretleyin.
5-) Aynı pencerede "YEĞLENEN DNS SUNUCUSU" ve "Diğer DNS SUNUCUSU" bölümlerine gerekli ip adreslerini tanımlayın. (YEĞLENEN: 208.67.222.222 DİĞER: 208.67.220.220) Ve Tamam butonuna basın.
6-) 1. maddedeki gibi Ağ Bağlantılarına ulaşın ve kullanılan ağ bağlantısının üzerine sağ tuşla tıklayın "ONAR" seçeneğini işaretleyin.
7-) Açılan kutucukta ağın onarılmasını ve yenilenmesini bekleyin.


DNS değişkiliğini yaptığınızı varsayarak asıl konuya dönelim ve Youtube'ye erişimin nasıl gerçekleşeceğini anlatalım.


1-) Başlat menüsünden ÇALIŞTIR bölümünü açın.
2-) Açılan ufak penceredeki kutucuğa C:\WINDOWS\system32\drivers\etc\hosts yazın ve Tamam butonuna basın.
3-) Karşınıza gelecek olan pencere "BİRLİKTE AÇ" penceresi olup, aşağı doğru listelenmekte olan programlardan "NOT DEFTERİ" 'ni seçin ve Tamam butonuna basın.
4-) "HOSTS" isimli bir text dosyası açılacaktır, işte bu text dosyasında youtube'ye girişimiz için gerekli bilgiler girilecek olan dosyadır.
5-) Açılan dosyanın en alt satırında bulunan "127.0.0.1 localhost" satırının hemen altına;
208.117.236.69 www.youtube.com şeklinde yazın ve "DOSYA" menüsünden "KAYDET (Ctrl+S)" seçin.
6-) Dosya kaydedilemezse ilgili klasöre gidip dosyanın özelliklerinden "Salt Okunur" özelliğini kaldırın. (Dosyayı ilgili klasörün içinde göremiyorsanız Araçlar > Klasör Seçenekleri münüsüne tıklayın, Görünüm sekmesinin altındaki "Gelişmiş Ayarlar" bölümünde "Korunan işletim sistemi dosyaları gizle" seçeneğinin yanındaki işareti kaldırın, işiniz bittiğinde tekrar eski haline getirin)
7-) Dosyayı kapatın. ve yeni bir internet sayfası açarak www.youtube.com yazın güle güle giriş yapın.

İyi seyirler.

THY A.O. Yetiştirilmek Üzere Pilot Adayı Arıyor 


TÜRK HAVA YOLLARI A.O.’ NA YETİŞTİRİLMEK ÜZERE PİLOT ADAYLARI ALINACAKTIR ADAYLARDA ARANAN KOŞULLAR VE BAŞVURU ŞEKLİ

ÖN KOŞULLAR

1. T.C. Uyruklu olmak.

2. Üniversitelerin Astronomi ve Uzay Bilimleri, Bilgisayar Bilimleri, Bilgisayar Mühendisliği, Bilgisayar Teknolojisi ve Bilişim Sistemleri, Bilgisayar ve Enformasyon Sistemleri, Bilgisayar-Enformatik, Bilişim Sistemleri Mühendisliği, Ekonometri, Ekonomi, Ekonomi ve Finans, Ekonomi-Yönetim Bilimleri Programı, Elektrik Mühendisliği, Elektrik-Elektronik Mühendisliği, Elektronik Mühendisliği, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Endüstri Sistemleri Mühendisliği, Enerji Sistemleri Mühendisliği, Fizik, Fizik Mühendisliği,  Gemi İnşaatı ve Gemi Makinaları Mühendisliği, Gemi Makinaları İşletme Mühendisliği, Havacılık Elektrik ve Elektroniği, Havacılık ve Uzay Mühendisliği, İktisat, İmalat Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, İstatistik, İstatistik ve Bilgisayar Bilimleri, İşletme, İşletme Bilgi Yönetimi, İşletme Enformatiği, İşletme Mühendisliği, İşletme-Ekonomi, Kimya, Kimya Mühendisliği, Kimya-Biyoloji Mühendisliği, Kontrol Mühendisliği, Makine Mühendisliği, Metalürji ve Malzeme Mühendisliği,  Matematik, Matematik-Bilgisayar, Matematik Mühendisliği, Mekatronik Mühendisliği, Meteoroloji Mühendisliği,  Mühendislik ve Doğa Bilimleri Programı, Nükleer Enerji Mühendisliği, Sistem Mühendisliği, Telekominikasyon Mühendisliği, Uçak Elektrik-Elektronik, Uçak Gövde-Motor, Uçak Gövde-Motor Bakım, Uçak Mühendisliği, Uluslararası Finans, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği, Uluslararası İşletme (İşletmecilik), Uzay Mühendisliği, Üretim Mühendisliği, Yazılım Mühendisliği, Yönetim Bilişim Sistemleri bölümlerinden lisans düzeyinde mezun olmak.

3. Son 2 yıl içinde, TOEFL (Test of English as a Foreign Language) sınavından asgarı 520 (Normal sınav) , 190 ( Bilgisayar ortamında yapılan sınav) puan veya 68 (İnternet ortamında yapılan sınav) puan ve IELTS  (Internatıonal English Language Testing System) sınavından asgari 6.5 (akademık) puan almış olduğunu belgelemek.

4. 31/12/1978 tarihinden sonra doğmuş olmak.

5. Boy 1.65 cm’den kısa, 1.90 cm’den uzun olmamak ve boy-kilo oranı beden/kitle endeksine uygun olmak.

6. Sağlık şartları, uluslararası sivil havacılık teşkilatı’ nın (ICAO) Annex-1 ve JAR-FCL 3 ’e göre Class 1 havayolu nakliye pilotu şartlarına uygun olmak, (aday bu raporu,THY A.O.’ nca daha sonra duyurulacak tarihte belirtilecek hastanelerden kendi imkanları ile temin eder)

7. Askerlik hizmetini tamamlamış olmak.

8. Daha önce THY A.O., Silahlı Kuvvetler ve diğer havacılık kuruluşlarındaki görevlerinden disiplinsizlik, sicil yetersizliği ve sağlık nedenlerinden ayrılmış olmamak.

9. Adli sicil kaydı olmamak. (Taksirli trafik suçları hariç)

10. Ortaklıktaki pilot temel eğitimi süresi sonundan itibaren başlamak üzere, Türk Hava Yolları’na 15 yıl mecburi hizmet yükümlülüğünü ve eğitim masraflarının ücretlerinden tahsilini kabul etmiş olmak.


BAŞVURU ŞEKLİ VE İZLENECEK YOL

Yukarıdaki şartları haiz olan adayların, ilana online olarak (internet üzerinden) başvurmaları gerekmektedir. İlana online olarak başvuruda bulunan adaylar, başvurusunu eksiksiz olarak tamamlayıp onayladıktan sonra karşılarına aday numarası ve şifre ekranı gelecektir.

Internet üzerinden başvuru yapan tüm adaylar, alım süreci boyunca katılacakları tüm aşamalara ait bilgi ve sonuçları bu aday numarası ve şifre ile takip edeceklerdir. Bu nedenle sözkonusu aday numarası ve şifrenin özenle korunması gerekmektedir.

Başvuruda bulunan ve gerekli şartları taşıyan adaylara elektronik ortam üzerinden önkayıt tarihi ve yeri bildirilecektir.

Adaylar önkayıt için belirtilecek yere yine belirtilecek tarihte, 2 adet fotoğraf, nüfus cüzdanı aslı ve sureti, noter onaylı diploma sureti (eğitimini yurtdişinda tamamlayanlar için denklik belgesi) ve üçüncü maddede belirtilen sınavlara ait ingilizce belgesi aslı ile şahsen katılacaklardır.

İlan, yeterli görülen sayıda başvuru alınana kadar yayında kalacaktır.

Daha önce yapılmış başvurular geçersizdir.

ARACINIZIN ÖN MUAYENESİNİ KENDİNİZ YAPIN, YOKSA VERDİĞİNİZ MUAYENE ÜCRETİ BOŞA GİDEBİLİR 

Gölbaşı Sanayi Sitesi Koruma ve Yardımlaşma Dernek Başkanı Mehmet Aktay araç muayenesi yaptıracaklara çağrıda bulunarak, Araç Muayene istasyonundan Kusur tespiti yapılarak çıktıktan sonra en geç 1 ay içinde kusur tamiri yapılarak bir kez muayene şansı vardır.Tekrar Kusur çıkarsa muayene parası yanmaktadır."dedi.

ARACINIZI MUAYENE ETTİRMEDEN ÖNCE GEREKEN KONTROLLERİ KENDİNİZ YAPIN

Gölbaşı Sanayi Sitesi Koruma ve Yardımlaşma Dernek Başkanı Mehmet Aktay araç muayenesi yaptıracaklara çağrıda bulunarak, “Araç Muayene istasyonundan “Kusur”tespiti yapılarak çıktıktan sonra en geç 1 ay içinde kusur tamiri yapılarak bir kez muayene şansı vardır.Tekrar “Kusur” çıkarsa muayene parası yanmaktadır. “dedi.

Mehmet Aktay yaptığı yazılı açıklama da kusursuz araçta aranılacak şartlar olarak şunları sıralayarak araç sahiplerinin  muayenesi öncesi yapılması gereken kontroller olarak şunları sıraladı.      1-Ruhsatınızda Muayene tarihi işlenecek boş yer olup olmadığını kontrol ediniz.Yoksa en yakın Şoförler Cemiyetinden Ek-1 belgesi alınız. 2-Ruhsatta yazan bilgilerle araç bilgilerinizi karşılaştırın(Şasi No.Yakıt türü.renk vb.) 3-Geçerli Trafik Sigortanız olup olmadığını kontrol ediniz. 4-Vergi borcunuz,trafik ceza borcunuz varsa ödemelerinizi vergi dairesine yapınız.”Borcu yoktur yazısı” alınız. 5-Aracınız LPG li ise ruhsata işli mi.?Gaz sızdırmazlık raporu nu beraberinizde getiriniz. 6-Aracınızda ruhsata işli olmayan bir tadilat,reklam uygulamamsı varsa bu değişiklikleri ya çıkartınız yada ruhsata işletiniz. 7-Aracınızda kullanılır durumda yangın tüpü,ilkyardım çantası,2 adet üçgen reflektör varmı?Traktör,kamyon ve tırlara uygun arka işaret lambası var mı.? 8-Aracınızın tüm arka ve ön ışık sisteminin sinyallerinin, iç aydınlatma sisteminin çalışır olduğundan emin olunuz. 9-Emniyet kemerlerinizin aracın orijinal fabrika çıkışındaki gibi tam ve çalışır durumda olduğunu kontrol ediniz. 10-Sileceklerin çalışır durumda olduğundan,aynalarınızın eksiksiz olduğundan emin olunuz. 11-Minibüs ve otobüslerde acil çıkış levhalarının ve yeterli acil çıkış çekicinin bulunmasına dikkat ediniz. 12-Eğer aracınıza tadilat yaptırmışsanız,tadilatla ilgili yetkili bir mühendise çizdirilen onaylı tadilat projesi,LPG li araçlarda gaz sızdırmazlık raporu ve muayene için gerekli evrakları getiriniz. *-Kendi aracınız üzerinde yapacağınız bu kişisel ön muayene ile zamandan ve yapılacak masraflardan tasarruf edebilirsiniz. Ayrıca; Muayene istasyonunda kontrol edilen Araç Birimleri aşağıdadır.

Muayeneye gitmeden önce mutlaka bakım yaptırınız. 1. Fren sistemi 2. Direksiyon ve Direksiyon Simidi 3. Görüş Özellikleri 4. Lambalar, Yansıtıcılar ve Elektrik Teçhizatı 5. Dingiller, tekerlekler, lastikler, süspansiyon 6. Şasi ve şasi bağlantıları 7. Zorunlu Ekipmanlar 8. Gürültü Kirliliği ve seviyesinin kontrolü 9. Yolcu taşıyan araçlar için ilave kontroller Araç tanıtım numaralarının, şasi ve motor numarası ile tescil plakasının, aracın Trafik ve Tescil Belgelerinde belirtilenler ile aynı olması gerekmektedir. UNUTMAYINIZ:!!!:Araç Muayene istasyonundan “Kusur”tespiti yapılarak çıktıktan sonra en geç 1 ay içinde kusur tamiri yapılarak bir kez muayene şansı vardır.Tekrar “Kusur” çıkarsa muayene parası yanmaktadır. “ dedi.

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI, PATRON BAYRAMI OLDU... 

Emekçinin ve çalışanın bayramı olan 1 Mayıs'da bir çok yer tatil. ama tatil olmayan işyerlerinin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. zaten tüm resmi tatillerde çalışan işyerleri, belki 1 mayıs'da işcilerine tatil verir zannediyorduk ama gene olmadı. bu tatil günü de diğer günler gibi patron bayramı oldu.

 saygılarımla...1

50 MİLYONU KİM KAZANDI, SÜPER LOTO 12 MART ÇEKİLİŞ SONUÇLARI 

Tarihi İkramiye 2 Kişiye Gitti

Süper Loto'da 50 milyonluk tarihi ikramiye İstanbul ve Bursa'dan kuponlarını yatıran 2 kişiye çıktı. Şanslı numaralar; 2, 5, 29, 38, 41 ve 51 oldu.

Sonucu günlerdir merakla beklenen çekiliş yapıldı.

Spor Loto'nun 73. haftasında 50 milyon liralık büyük ödülü iki kişi paylaştı. Kazanan numaralar, 2, 5, 29, 38, 41 ve 51 olarak belirlendi.

  

Haftalardır devreden Spor Loto 6/24 oyununun bu haftaki çekilişinde 6'yı iki kişi bildi.

Kuponlarını Bursa Nilüfer ve İstanbul Beylikdüzü bayilerine yatıran talihliler 24 milyon 908 bin 903'er lira kazandılar.

5 bilen 548 kişi 7 bin 434 TL 65'er Kr, 4 bilen 35 bin 286 kişi 124 TL 40'ar Kr, 3 bilen 847 bin 496 kişi de 8 TL 50'şer Kr ikramiye alacak. Bu haftaki çekilişte dağıtılan toplam ikramiye 65 milyon liraya ulaştı.

Hasılattan Türkiye'nin tanıtımı, Çocuk Esirgeme Kurumu, Olimpiyat Oyunları, Savunma Sanayii ile Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumuna 18 milyon 801 bin 9 TL 72 Kr, KDV olarak 12 milyon 402 bin 993 TL 66 Kr, Şans Oyunları Vergisi olarak da 6 milyon 963 bin 336 TL 93 Kr aktarılacak.

GÜZEL BİR HİKAYE 

Ben Hep Seni İzliyor Olacağım

 Bir otobüs duraginda karsilasmislardi ilk kez…. Biri tipta okuyordu, öbürü
mimarlikta. O ilk karsilasmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha
karsilasabilmek için, hep ayni saatte, ayni duraktan, ayni otobüse bindiler.
Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konusacak cesareti bulmalari biraz
zaman aldi ama sonunda basrdilar. Ikisi de her sabah otobüse bindikleri
semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli arkadasinda kaldigi için o duraktan
binmisti otobüse, kiz ise ablasinda…. Sirf birbirilerini görebilmek için,
her sabah erkenden evlerinden çikip, sehrin öbür ucundaki o duraga, onlarin
duragina geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…
Okullarini bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen
issiz, bazen parasiz kaldilar ama öylesine siki kenetlenmisti ki yürekleri
ve elleri hiçbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor getirdikleri günlerde
de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarinda da hep mutluydular. Zaman
asimina ugrayan, aliskanliklara yenik düsen, banka hesabinda para kalmadigi
için ya da tam tersine o hesabi daha da kabarik hale getirmek uguruna
bitip-tükeniveren sevgilerden degildi onlarinki… Günler günleri, yillar
yillari kovaladikça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri
çocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi sürecine ragman çocuk sahibi
olmayinca, “bütün
mutluluklarin bizim olmasini beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler
hayatlarina. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm”
derdi kadin, simsiki sarilip adama ve adma “Hayir, ben senin için ölürüm”
diye yanit verirdi hep…
Bazen eve geldiginde, aynanin üzerinde bir not görürdü kadin, “Bir tanem,
kütüphanenin ikinci rafina bak….” Kütüphanenin ikinci rafinda baska bir
not olurdu, “Mutfaktaki masanin üzerine bak ve seni çok sevdigimi sakin
unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notlari okuya okuya
kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdigi
çikolatalar, kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi… Aldigi
hediyenin ne oldugu önemli degildi zaten….
Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar yogun olursa olsun hep
birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama kirkli yaslarin
ortalarina geldiklerinde, daha az çalismaya karar verdiler. Adam, hastaneden
ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye basladi. Kadin da mimarlik
bürosunu kapadi ve sadece özel projelerde görev aldi. Artik daha fazla
beraber olabiliyorlardi. Bir gün sahilde dolasirken, harap durumda bir ev
gördü kadin, üzerinde “satilik” levhasi asili olan. “Ne dersin, bu evi
alalim mi?” dedi adama. “Bu viraneyi yiktirir, harika bir ev yapariz.
Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terasi olan, martilari kahvaltiya davet
edecegimiz bir deniz evi yapalim
burayi…” “Sen istersin de ben hiç hayir diyebilirmiyim?” diye yanit verdi
adam. “Amerika’daki tip kongresinden döner dönmez ararim emlakçiyi… Kaç
para olursa olsun, burasi bizimdir artik….”
Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde, ayrilmalari zor oldu
adam Amerika’ya giderken.Her gün, her saat konustular telefonla. Gözyaslari
içinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkaç gün sonra, kocasinda bir
tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar mutlu görünmüyor,
konusmaktan kaçiniyordu. Onu neselendirmek için, sahildeki evi hatirlatti ve
çizdigi projeyi verdi kadin ama hiç beklemedigi bir cevap aldi: “Canim, o ev
bizim bütçemizi asiyor. Sen en iyisi o evi unut…”
Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis insanlara daha da aci, daha da çekilmez
gelir. Kadin, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için
yalvardi adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil
döktü bos yere… Yillardir sevdigi adam, duyarsiz ve sevgisiz biriyle yer
degistirmisti sanki. Ona ulasmaya çalistikça, beton duvarlara çarpiyordu
kadin, her çarpmada daha fazla kaniyordu yüregi…
Bir gün, çocuklugunun, gençliginin ve bütün hayatinin birlikte geçtigi
arkadasina dert yanarken, “Artik dayanamiyorum, sana söylemek zorundayim”
diye sözünü kesti arkadasi. “O, seni aldatiyor. Is yerimin tam karsisindaki
restoranda genç bir kadinla yemek yiyiyor her öglen. Sonra sarmas dolas
biniyorlar arabaya….”
“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanlari” diye bagirdi kadin. Onca
yillik arkadasini, kendisini kiskanmakla suçladi…. Ertesi gün, ögle vakti
o restoranin hemen karsisinda bir köseye sindi sessizce ve peri masallarinin
sadece masal oldugunu anladi… Kocasinin eskiden ayni hastanede çalistigi
genç çocuk doktorunu tanidi hemen. Bazen evlerinde agirladiklari kadina
nasil sarildigini
gördü adamin…
Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip, bazen aglayarak, bazen ona
simsiki sarilip bazen de yumruklayarak haykirdi suratina her seyi. Inkar
etmedi adam. Zamanla duygularin degisebildigi, insanlarin orta yasa
geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler geveledi agzinda ve bavulunu
alip gitti evden. Kapidan çikarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni”
diyecek oldu ama kadin, “defol” dedi nefretle…
Ilk celsede bosandilar… Modern bir ask hikayesinin böyle son bulmasina
kimse inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya çalisti kadin.
Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerlestigini ögrendi. Bazen yalniz
kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama nöbetleri geçiriyor, askin
yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan nefretin almasi için dua
ediyordu.
Aradan bir yil geçti… Her seyin ilaci oldugu söylenen zaman bile, kadinin
derdine çare olamamisti. Bir sabah, israrla çalan zilin sesiyle uyandi.
Kapiyi açtiginda, karsisinda o kadini gördü. “Sen, buraya ne yüzle
geliyorsun” diye bagirmak istedi ama sesi çikmadi. “Lütfen, içeri girmeme
izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor.” dedi genç kadin. Kanepeye ilisti ve
zor duyulan bir sesle konusmaya
basladi: “Hiçbir sey göründügü gibi degil aslinda. Çok üzgünüm ama o bir
saat önce öldü. Geçen yil Amerika’daki kongre sirasinda ögrendi hastaligini
ve yaklasik bir senelik ömrü kaldgini. Buna dayanamayacagini, hep söyledigin
gibi onunla birlikte ölmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden
uzaklastirmak için, benden sevgilisi rolünü oynamami istedi. Ailesine de
haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerlestigimiz yalanini yaydi. Oysa ilk
karsilastiginiz otobüs duraginin karsisinda bir ev tutmustu. Tedavi görüyor
ve kurtulacagina inaniyordu ama olmadi. Gece fenalasmis, bakicisi beni
aradi, son anda yetistim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…” Gözlerinden
akan yaslari durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta ölmek
istiyordu. Eline tutusturulan kutuyu açmayi neden sonra akil edebildi.
Itinayla katlanmis bir sürü kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta, “Lütfen
bütün notlari sirayla oku bir tanem” diyordu… Sirayla okudu; “Seni çok
sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep,
dogru söyledigini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Simdi bana
söz vermeni istiyorum.” “Benim için yasayacaksin, anlastik mi?” son kagidi
eline alirken, kutuda bir anahtar oldugunu gördü kadin… Ve son kagitta
sunlar yaziliydi:
“Sahildeki evimizi senin çizdigin projeye göre yaptirdim. Kocaman terasta
martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacagim….”

DERİN ŞÜPHELER 


"Karşımızda ahtapot var, kollarını görmek için şifrelerini bilmeliyiz"

'Karşımızda bir ahtapot duruyor' , "Bu ahtapot benzetmesi tuttu. Bir kolundan yakalandı, çekiliyor. Bunu bir yere oturtmak lazım. Bunun arkasında bir tarihsel zemin var, bir siyasal arka plan var, bunun şifreleri var. Ben bu şifrelerden bahsedeceğim. Köşelere yerleştirilecek şifrelerden, karşımızda olan tabloyu daha iyi okumamızı anlayacak şifrelerden. Bazılarının içi boş olabilir ama bazıları da çok önemli bilgiler içerebilir. Konuyu aydınlatmaya yardımcı olabilir." dedi. Türköne şöyle devam etti:



Ergenekon'u icat eden Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur

Şifrelerden birincisi ismi. Bu örgütün adı Ergenekon. Ergenekon, 1918-1919 civarında Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yazdığı bir makalenin adı. Osmanlı devleti birinci dünya savaşındayken, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ergenekon başlıklı bir makale yazıyor. 1929'da bu makale, diğer makaleleriyle birlikte Ergenekon ismiyle kitaba dönüşüyor. Hikaye şöyle, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve o günün şartları arasında bir benzetme. Fakat eski bir şey değil, yeni. Yani bu Ergenekon'u kim icat etti diye sorarsanız, Yakup Kadri icat ettiği bir şey bu. Genellikle eski toplumlarda iki tip efsane olur. Bunlardan biri köken efsanesidir, diğeri de türeyiş efsanesidir. Birincisinde o toplumun kökeni ile ilgili bilgi sahibi olursunuz, ikincisinde de çok zor bir durumla karşılaşmıştır o toplum, yok olmak üzeredir, sonra mucizevi bir şekilde kurtulur ve tekrar güçlenir. O zor günleri anlatan bir hikayedir ikincisi de. Biliyorsunuz, köken efsanesi denilen efsanesi de şu: Türklerle düşmanlar savaşıyorlar. Sadece bir Türk kalıyor geride. Bu da öyle babayiğit bir Türk ki kimse yenmeye muvaffak olamıyor. Yanına yaklaşamadıkları için de bu Türk'ün üzerine sopaların ucuna taktıkları kılıçlarla saldırıp, kollarını, bacaklarını kesiyorlar. Sonra da bir kurt alıyor bunu götürüyor, mağaraya. 9 ay 11 gün sonra altı tane erkek çocuğu geliyor dünyaya. İşte o bildiğiniz hikaye, gün,ay,yıldız diye altı erkek çocuğu dünyaya geliyor ve Türkler dediğiniz millet çıkıyor ortaya. Bu köken efsanesi. Çıkış efsanesi olarak bilinen efsanede Ergenekon efsanesi. Yakup Kadri'nin anlattığı hikaye. O hikayede biliyorsunuz çok konuşuldu, yine düşmanlar Türkleri yok ediyor, çok az bir Türk kalıyor geride. Bir vadiye sığınıyor ve çoğalıyorlar fakat çıkış bulamıyorlar. Bir demirci, demirden olan dağı eritiyor ve bir kurdun yol göstermesiyle de oradan çıkıp dünyaya yayılıyorlar. Buna Ergenekon efsanesi deniliyor.

Ergenekon efsanesinin Türklerle ilgisi yok

Bu iki efsanede aslında Türklere ait bir şey değil. Bilimsel olarak da ispatlanmış bir şey bu. Bu tür efsaneler zaten bilimsel değil. Adı üstünde mitoloji. Bu tür mitolojiler belli değerleri taşımak için üretilir. Nesilden nesile bir milleti bir arada tutan değerleri aktarmak için kullanılır. Şimdi bu bir Moğol efsanesi esasen. Kaynağı da Çin kaynakları. Bir Arap tarihçi var, Reşidüddin isminde. Onda geçiyor. Kaynak olarak Çin kaynaklarına da ulaşan yok, bu efsanenin Çin kaynaklarında olduğunu belirterek anlatan da Arap tarihçi Reşidüddin. Reşidüddin aslında bir Ergenekon efsanesi olarak anlatıyor Ergenekon'u. Aslında o dönemde antik çağlar artık, milattan önce birkaç bin yıllık hikayeler bunlar. Aslında o dönemde Türkler, Moğollar diye topluluklarda yok. Bunlar bazı kabilelerin efsaneleri. Daha çok kabileler şeklinde örgütlenmiş insanlar. Koskoca Moğol İmparatorluğu bir kabileler konfederasyonu. İçinde her türlü millet var, Çinli'si de var, Türk'ü de var, Moğol'u da var. İranlı'sı var. Hikaye, Türkler zor durumda kalıyor, usta, bilge, işin ehli birisi dağı eritiyor, ondan sonra bir kurt da yol gösteriyor. Türkler o labirentten çıkıyor, çıkış efsanesi olarak anlatılan şey bu. Bir kurt figürü bir de dağı eriten demirci ustası. Önemli olan bu iki figür. Türklere ait Birinci Dünya Savaşı sırasında ilan edilmiş bu efsaneyi tarih kayıtlarında bulamazsınız. Ne Osmanlı'da, ne Selçuklu'da ne Akkoyunlular, Karakoyunlular devletlerinin kaynakların bu konuda bir bilgi yok. Keçi kullanılıyor, koyun kullanılıyor ama kurt figürü yok. Ne arkeolojik ne antropolojik araştırmalar ne sözlü kültürle nakledilen efsanelerde ne de taşa kazınan metinlerde yok böyle bir şey. Tamamen Birinci Dünya Savaşı sırasında Yakup Kadri tarafından ortaya çıkarılmış bir figürdür.

Kurt figürü Orta Asya'da bile kullanılmıyor

Benim arkadaşım Kazakistan'daki bir üniversiteye görevli gitmişti. Bu arkadaşım da sıkı MHP'li birisi. Giderken bir sürü kurt rozeti götürmüş. Dağıtmış herkese, herkes reddetmiş almayı. 'Ne işimiz var bizim bununla?' diyerek almamışlar. Sadece bir tane kimya profesörü heyecanla almış rozet. Sonra da takmaya başlamış. Aylarca takmış rozeti. Sonra arkadaşım bu profesöre 'Sen sevdin bu rozeti. Kurtları çok seviyorsun herhalde.' şeklinde bir şey söyleyince, Profesör de 'Ne kurdu ben bunu köpek rozeti diye takıyordum...' demiş. Meğerse onların kabilelerin in sembolü de köpekmiş. Orta Asya'da da yok bu efsane.

Ergenekon, İttihatçı darbe mantığının ürünü

Böyle bir efsane ne için üretiliyor? Böyle bir efsaneye ihtiyaç duyulduğu için üretiliyor, bu belli. Bu şifreyi çözmek için yine o dönemden bir sahneyi size nakledeceğim. 1919'un Haziran ayı... İzmir'e Yunanlılar çıktı, 1917 yılında İttihatçılar; bizim Kurtuluş Savaşı'nın bilinmeyen bir yönüdür, Şam'da toplanıyor İttihatçıların merkez komitesi, diyorlar ki biz "Savaşı kaybediyoruz. Savaşı kaybedersek bir Kurtuluş savaşı vermek lazım, bunu örgütleyelim." Yani A planı suya düşünce B planı devreye giriyor. Bunun için hem silah ve mühimmat bakımından hem de operasyonel anlamda bir örgütlenmeye gidiyor.

'Artık Hukuk Yok'

İttihat ve Terakki zaten çok geniş bir teşkilat. İttihat ve Terakki Müdafa-i Hukuk Cemiyeti'ne dönüşüyor. Operasyonel güçler de Kuvva-i Milliye güçlerinin çekirdeğini oluşturuyor. Anadolu'nun dört bir yanına silah depoları oluşturuluyor. Ergenekon örgütlenmesine çok benzeyen bir şey yani. Bekir Sami Bey'in, Kurtuluş Savaşı'nın önemli isimlerinden birisi, Salihli'de halkın ileri gelenlerini toplayıp çektiği bir nutuk var, bu nutukta diyor ki "Devletimiz bitti. Savaşacak bir ordu yok. Bu milletin namusunu, haysiyetini koruyabilmek için, aklınıza gelen her şeyi yapmak zorundayız. En önemlisi artık hukuk yok. Allah ne verdiyse savaşacağız, bu milletin haysiyetini koruyacağız, kurtaracağız" Fakat vurguladığı çok önemli bir şey var, artık devlet de yok hukuk da yok diyor. Şimdi bunu o Ergenekon efsanesinin içine oturtabilirsiniz.

Kuvva-i Milliye İsmi Tesadüfen Seçilmedi

Türkler yeniliyor, köşeye sıkışıyor, vadi benzetme olarak kurarsanız Anadolu, Anadolu'da her taraf düşmanla çevrili, bir bilge kişinin peşine takılacaksınız, bir kurt da size yol gösterecek, kurt vahşi bir şey, yakıp yıkacak, parçalayacak ve siz kurtuluşa ulaşacaksınız. Bugünün Ergenekon'u ile ilgili bir ayrıntı vermek lazım. Hatırlarsanız hep Kuvva-i Milliye Dernekleri etrafında örgütlenmişler. Mesela Müdafa-i Hukuk'u tercih etmediler. Gerçekten temsil kabiliyeti olan, İttihat Terakki tarafından o zaman tercih edilmesine rağmen bu kez tercih edilmedi. Diyorlar ki Türkiye zor durumda, Amerikan emperyalizmi, Kürtler bağımsız devlet kurmak istiyorlar, Türkiye parçalanıyor, bölünüyor, mahvoluyor. Ancak tercih edilen Kuvva-i Milliye, Müdafa-i Hukuk değil. İşte buradan da Ergenekon ile bir bağlantı kurmak lazım. 1919 şartları, vatan tehlikede ise gerisi teferruat oluyor.

Atabeyler, toplumun velayetini istiyordu

Parantez açıp size bir hatırlatma daha yapayım. Bu yakalanan çeteler içerisinde Atabeyler çetesi diye bir çete vardı. Atabey'in ne olduğu da önemli. Orada da bir şifre var. Atabey, Selçuklu döneminde şehzadeleri yetiştiren vasilere verilen isim. Bir vilayete şehzadeyi tayin ediyorlar, devlet işini öğrensin diye, lala dedikleri şeyin, Selçuklu'daki karşılığı. Ama o biraz daha özgür, şehzadenin vasisi, toplumun da vasisi. Yani toplumun velayetini almış oluyor kendi üzerine. Aslında Selçuklu döneminde büyük oranda yönetim gücü Atabeyler'di. Toplum adına karar veren, toplum adına hareket eden kişiler Atabeyler. Ciddi bir tarihi derinlik var. Bu tarihsel derinlik, seçici bir tarihsel derinlik. Bu da bir başka köşe taşıydı.

27 Mayıs'ın çete düzeni anlaşılmadan Ergenekon anlaşılmaz

Bir diğeri de 27 Mayıs 1960 darbesi. 27 Mayıs'ın anlamını, bugüne yansıyan uzantılarını anlamakta zorlandığımızı düşünüyorum. 27 Mayıs'ta bizim başımıza gelenler, aslında bugün yaşadıklarımızın başlangıcı. 27 Mayıs'ı eğer yerli yerine yerleştiremezsek, bugün karşımıza çıkan sapkınlıkların birçoğunu anlamak, bir yere yerleştirmek çok zor olur. Bugün içinde yaşadığımız hukuki düzen, devlet örgütlenmesi, tüm bunların hepsi 27 Mayıs'ta düzenlenmiştir. Aslında 27 Mayıs'ta oluşan bir düzenin içinde yaşıyoruz, 1923'de oluşan bir düzenin içinde değil. 27 Mayıs'ta kurulan düzen bu yüzden çok önemli, değişirse 27 Mayıs'ta kurulan düzen değişmiş olacak Türkiye'de. Anayasa Mahkemesi ile YÖK'ü ile, MGK'sı ile medyası ile yargısı ile, yargı sistemi ile aklınıza gelebilecek bütün özellikleri ile bugün yaşadığımız sistem, 27 Mayıs'ın kurduğu bir sistem.

27 Mayıs bir darbe değil, subaylar çetesinin yönetimi gasp sürecidir

27 Mayıs nasıl bir sistem kurdu? Aslında uzun duramayız bunun üstünde ama şu özelliğini vurgulamak lazım... 38 kişiden meydana gelecek bir çete, asker çetesi kuruyorlar. 38 kişi bir araya gelip, iktidarı gasp ediyorlar, bir sabah erkenden kalkıp. Bugünkü Ergenekon yapılanmasına benzeyen hatta farkı olmayan bir çete. Bugün Ergenekon diye gördüğümüz çetenin çok daha ilkel bir hali. Düşünün tonlarca subay var, bunların 38'i bir araya geliyor. En küçüğü üsteğmen rütbesinde, en büyüğü albay rütbesinde. Bir organizasyon yapıyorlar kendi aralarında. Sen radyo istasyonunu ele geçireceksin, sen başbakanlığı ele geçireceksin, sen cumhurbaşkanlığını ele geçireceksin gibi bir görev taksimi yapıyorlar. İşin talihsiz yanı da 27 Mayıs sabahı başarılı oluyorlar. Yönetimi ele geçiriyorlar, gasp ediyorlar. Türkiye başına gelen şey, çok garip, inanılmaz bir şey. 38 subayın çete kurarak, yönetimi ele geçirmesi gibi bir şey. İnanılmaz derecede ilkel, inanılmaz derecede mesnetsiz bir şey. Tarihi açıdan tam bir sapma var. O kadar aykırı bir şey ki, bizim 27 Mayıs düzeni dediğimiz düzen bu aykırı hadiseyi yerleştirmek, devam ettirmek için kurulmuş bir şey. Bir çetenin işgal ettiği devleti, yaşatabilmek için nasıl bir düzene ihtiyaç duyarsınız? Bir çete devleti nasıl varlığını sürdürebilir? İşte YÖK'üyle, Anayasa Mahkemesi ile, medya-devlet ilişkisiyle, ancak böyle bir sistemle yürütebilirsiniz bunu. 27 Mayıs'tan bugüne yaşadığımız aslında bu sürecin normalleştirilme, meşrulaştırılma sürecinden başka bir şey değil. 27 Mayıs düzeni, üç beş kişinin bir araya gelip devlet yönetimi ele geçirebildiğini gösterir bir düzen ise, orada hiçbir şeyin düzenli bir şekilde işlemesini temin edemezsiniz. 27 Mayıs Askeri darbesi deniliyor. 27 Mayıs bir askeri darbe mi? 27 Mayıs'ın bir askeri darbe olduğunu söylemek, asker darbe olduğunu savunmak, bugün de Ergenekon için çok uygun bir şey.

27 Mayıs bir askeri darbe değil, çete darbesidir. 27 Mayıs, Ordu'nun yaptığı bir darbe değil, öncelikle Ordu'ya karşı yapılmış bir darbe. 28 Mayıs sabahı Genelkurmay Başkanı'nı bir teğmen tekmeliyor. Ordu'nun kendi yapısına da bir itiraz bu. Aslında bu askeri darbe veya ordunun gerçekleştirdiği bir darbe olmaktan ziyade, Ordu içine yerleşmiş bir çetenin iktidarı ele geçirmesinden ibaret. Bu da bir diğer köşe taşı.

Ergenekon'un arkasında Baasçı darbe modeli var

Ergenekon yapılanmasını, 27 Mayıs darbesini, o darbenin kurduğu düzeni, o darbenin mantığını, ideolojisini dikkate almadan değerlendirmek çok eksik olur. Bunların içinde hiç gözden kaçırılmaması gereken, 27 Mayıs darbesini yapanlarla bugünün Ergenekoncuları'nın savunduğu ideoloji. Bundan 49 yıl öncede Baasçılık darbeyi yapanlar tarafından savunuluyordu, Ergenekoncular tarafından da halen savunuluyor. Tam anlamıyla, Mısır Baasçı modeli, biraz sosyalist, büyük ölçüde ulusalcı, laik, anti-emperyalist, askerlerle aydınlar arasında dar bir ittifaka dönen bir model. Dar ittifakın devrimle, darbe yaparak yönetimi ele geçirmesini savunan ideoloji.

Özel Harp Örgütlenmesi, Türk Kontrgerillası

Bir başka köşe taşı, hepinizin çok yakından bildiği Özel Harp örgütlenmesi. 1952'de diğer NATO ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de Özel Harp örgütü kuruluyor. Bu örgütün mantığını, bu örgütün yaptıklarını anlamak için mutlaka soğuk savaş dönemini hatırlamamız gerekiyor. Hem ABD'nin hem Sovyetler'in elinde nükleer silah var. Birisi kullanırsa diğeri de kullanacak. Artık konvansiyonel savaşlarla yapılacak bir savaş ihtimali ortadan kalkıyor. Her iki taraf da kendi ideolojisini bir silaha dönüştürüyor.

Sovyetler sosyalist ideoloji ile taarruza geçiyor, ABD de hür dünyanın değerleri diye harekete geçiyor. Avrupa da bu savaşın yürütüldüğü kıta haline geliyor. Beşinci kol faaliyetleriyle Sovyetler, yerleşik halkın kendisinden taraf olmasını sağlayacak, içten içten fethedecek ülkeyi, ondan sonra halk ayaklanacak, kapitalizmi, ABD destekli yönetimi yıkacak, sosyalist bir yönetime geçilmiş olacak. Bu modele karşılık da ABD'de karşı örgütlenme içine giriyor. Sosyalizmin halk nezdinde itibar kazanmasını önleyecek operasyonlar yapıyor. Mesela sosyalistler tarafından yapılıyormuş gibi bombalama eylemleri yapmak. Bologna tren istasyonunda 180 kişinin öldüğü bombalı saldırı.

Sosyalistler tarafından yapıldığı söyleniyor, halk sosyalistlerden nefret ediyor. Bu da Özel Harp örgütlenmesinin bir çalışması. Gerilla tarzı savaş, şiddet eylemleri ile yürüyen bazı eylemler düzenleniyor. İtalya'da çok olmasının sebebi de İtalya Komünist Partisi'nin ve İtalya gladyosunun güçlü olmasıydı. Diğer ülkelerin hiçbirisinde komünist partiler bu kadar güçlü değil. Fransız Sosyalist Partisi çok daha erken bir zamanda çizgisinden ayrılıyor. En ciddi sorun İtalya. 1922'de İtalya'da Mussolini iktidara gelmeden önce, Sosyalistler kıl payı bir sosyalist devrimi kaçırıyorlar. Onun için gladyonun, gerilla örgütlenmesinin çok kanlı eylemleri oldu İtalya'da. 1960'lı yıllardan itibaren Türkiye'de çok hızlı bir değişim meydana geliyor. Bu hızlı değişim sürecinde sol hareketlerde meydana çıkıyor, 1960'lı yılların başında Türkiye İşçi Partisi kuruluyor.

27 Mayıs Cuntası, Özel Harekat Dairesini kapatacaktı, Türkeş vazgeçirdi

Bizdeki Özel Harp Dairesi 27 Mayıs'a kadar Hükümet'in emrinde, Demokrat Parti kontrolünde. Kıbrıs eksenli çalışmalar yürütüyor sadece. Kıbrıs'ta suikastler düzenliyor, Kıbrıs'a silah taşıyor. Türk Mukavemet Teşkilatı'na silah, eğitim gibi imkanlar sağlıyor. 27 Mayıs'tan sonra, ki 27 Mayıs çetesi ile Özel Harp Dairesi arasında hiçbir ilişki yok, 27 Mayıs çetesi iktidara gelince Özel Harp Dairesi'ni kapatmak istiyor. Sonra fark ediyorlar bu örgütün nasıl işe yarayacağını, kullanmaya, destek olmaya başlıyorlar. Oradaki kilit isim Türkeş. Başbakanlık Müsteşarı iken Özel Harp Dairesi'ni kapatmak istiyor önce. Sonra Özel Harp Dairesi Başkanı ile konuşuyor, bu örgütün çok işe yarayacağını fark ediyor. Sonra bu teşkilata para sağlıyorlar. Özel Harp Dairesi, 27 Mayıs tecrübesi ile birleşerek, askerin siyaset üzerindeki kontrolünü, demokratik iktidarlar üzerindeki kontrolünü sağlayan bir araç olarak değer kazanıyor. 12 Mart'a giden yolda 9 Martçılar'ın, yani Madanoğlu cuntasının, 27 Mayıs modeliyle gerçekleştirmeye çalıştıkları darbe, Özel Harp operasyonu ile engelleniyor. 70'li yıllarda Özel Harp Dairesi, yükselen şiddeti kontrol etmek, büyük ölçüde de tırmandırmak görevini görüyor. En sonunda da 12 Eylül'e giden yolun taşları da büyük ölçüde bu örgüt tarafından döşeniyor. Akla, mantığa, sağduyuya aykırı bir şey. Biz bunun içinde yaşadığımız için, alıştığımız için, bize normal geliyor. Elinde silah olanlara, elinde silah var diye yönetme hakkını verirseniz, bunun adı nedir? Bir kere Orman kanunu gibi bir şey.

Darbe, medeni toplum olmayı reddetmektir

Medeni bir toplum olmayı reddetmek demek. İnsani bir düzen içinde yaşamayı reddetmek demek. Güçlü olanın haklı olduğu, hukukun hiç olmadığı, elinde silah tutanların ülkeyi yönetme hakkına sahip olduğu, bunun da toplum tarafından meşru kabul edildiği bir düzen. İnsan doğasına aykırı bir şey. Hukuk dediğimiz şeye daha baştan sahip olmayı reddetmek gibi bir şey. Bütün bu anlayışı Özel Harp ile birleştirdiğiniz zaman buradan şu sonuç çıkıyor: Elinde silahı bulunduranların iktidarını, iktidar hakkını meşrulaştırmak için bu tür araçların kullanılması gerekiyor. Nedir bu araç? İşte Ergenekon'a giriş gibi. Her yanımızın düşmanlarla sarılı olduğu, her yandan bir tehdidin bizi yok etmek üzere beklediği, böyle bir tehdit ve tehlike karşısında Bekir Sami Bey'in söylediği gibi ancak hukuku iptal ederek, hukuka uyma mecburiyetini ortadan kaldırarak, lağvederek, kısaca o 27 Mayıs'ın kurduğu düzeni Kurtuluş Savaşı ile birleştirip, Ergenekon efsanesi ile buna mitolojik bir derinlik kazandırıp, sistematik hale gelen şiddeti temellendirmek, halk nezdinde bunun meşruiyetini sağlamak için Özel Harp türü örgütler vasıtası ile tıpkı İtalya'da gibi bir yapılanma ortaya çıkarıyorsunuz.

Ergenekon bir örgüt değil, terörü de kullanan bir düzen denemesi

Aslında Ergenekon bir örgüt değil bu anlamda, Ergenekon bir düzen. Tüm bu unsurlar yan yana geldiği zaman ortaya bir düzen çıkıyor. Bu düzen o vesayet düzenini kalıcı hale getiren bir şey. Bütün detaylarıyla çok yakından bildiğiniz bir terör örgütü şeklinde ortaya çıkan, en son silahlarıyla Alevi önderlerine suikast düzenleyip, Ermeni önderlerine suikast düzenleyip, sonra buna karşılık başkalarına suikastler düzenleyip, 'Asker gelse de şu işleri düzeltse' mantığını çıkarmaya çalışan bir örgüt mantığı ile karşı karşıyayız. Elindeki araçları iktidarı ele geçirmek üzere kullanan bir terör örgütü. Elindeki araçları devlet içinden temin eden bir terör örgütü. Bu ülkenin korunması için, bu ülkenin hukuk kuralları içinde ülkeyi koruması için, para verilen, yetki verilen bir kurumun içerisinden bir örgüt çıkıyor.

Bu örgüt o imkânları, o makamı iktidarı ele geçirmek, birilerine iktidar dayanağı sağlamak için çalışıyor. Bunun için halkı kamplara boğuyor, suikastler düzenliyor, kargaşa doğuruyor. Şimdi, başından itibaren, Ergenekon'un ortaya çıktığından beri, kişiler ve onun etrafından oluşmuş bir örgüt, örgüt şeması, bunlar ayrı bir şey. Ancak bunu bekleyen bir ideoloji var, bunu bekleyen bir tarih var. Efsaneler var. Bunların teşhir edilmesinin, üzerine gidilmesinin çok önemli olduğunu düşündüm. 27 Mayıs ile Ergenekon arasında bir bağ kurmadan, Soğuk Savaş dönemi ideolojisi ve araçları ile bugün arasında bir ilişki kurmadan, Ergenekon'u tam olarak anlamak mümkün değil. Bu örgüt bu çözülmedikçe devam eder, üzerine güçlü şekilde gidilmedikçe devam eder.

Genelkurmay Başkanı af hakkında konuşursa, hiçbir şey değişmez

Gazeteci soruyor Genelkurmay Başkanı'na soruyor: Af çıkacak mı PKK ile ilgili? Genelkurmay Başkanı, 'Affı düşünmüyoruz.' diyor. Bir Genelkurmay Başkanı'nın bunu söyleyebildiği bir ülkede süreç normal gitmiyor demektir. Bunun anormal olmadığını hissetmemiz, hissettirmemiz gerekir. Yoksa bu Ergenekon'un arkasında bu zengin dünya var oldukça Ergenekon'un bitirilmesi mümkün değil.Bu sefer kurumsal bir destek yok. 27 Mayıs'a bu yüzden çok benziyor. 12 Eylül'deki gibi hiyerarşiye bağlı bir yapı görünmüyor. Tümüyle bir çete söz konusu. 38 tane subayın başardığı işleri de bildikleri için kendilerine güveniyorlar. 1960 model bir araba düşünün bir de 2009 model bir araba. Bir de 28 Şubat tecrübesi var, başarısız bir tecrübe. Kurumsal olarak Genelkurmay Başkanı'na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı diye bir komutanlık var. Korgeneral tarafından yönetilen Korgenerallik düzeyinde bir kurum. Bu kurum yüksek nitelikli askerler yetiştiriyor, bordo bereliler diye bilinen askerler. Kuzey Irak'a gidenler, operasyona gidenler vesaire hep bunlar. Sayılarının çok olduğu da belli. Bunun içinde de bir daire, bir Albay tarafından yönetilen Özel Harp Dairesi var. Psikolojik Harekat Dairesi bunun içindedir mesela. Bu birim gerilla savaşı, Türkiye'ye yönelik bir gerilla savaşına karşılık vermek üzere kurulmuş bir birim.

Yanlış çeviri yüzünden Türkiye'de Özel Kuvvetler Kuruldu

NATO konsepti içinde bir yapılanma bu da. Türkiye'de Amerikalıların NATO kurulduktan sonra yazdıkları bir yönergenin yanlış tercüme edilmesinin sonucu oluşmuş bir şey olduğunu söylemişti Avni Özgürel.

Yani bizim 1960'lı,1970'li yıllarda yaşadığımız her şeyin bir tercüme hatası olduğunu iddia etmişti. Bu yanlış tercüme sonucunda, ülke dışına operasyon yapmak gerekirken, ülke içine operasyon yapıldığını söylüyor. 2006 yılının 6 Şubat'ında Genelkurmay'ın bir basın açıklaması var, Özel Harekat Dairesi ile ilgili. İçerisinde Özel Harp Dairesi, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Kontrgerilla lafızlarının geçtiği bir açıklama. Derin devlet ile giriyor, Özel Kuvvetler ile devam ediyor, Özel Harp Dairesi ile biten bir metin. Okusanız, bu kadar tutarsız bir metin olamaz. Önce Özel Harp Dairesi'ni reddediyor, sonra kabul ediyor. NATO standartlarında kurulmuştur, Bakanlar Kurulu kararı vardır bu konuda diyor o açıklamada. Bu örgüte karşı çıkmanın Türkiye'nin savunma refleksine zarar vereceğiniz söylüyor sonra. Soğuk Savaş bitti, haberin yok mu diye sorsanız verilecek bir yanıt yok. Soğuk Savaş sonrasında bir PKK ile mücadele ederken bir de siyaset tanzim ederken kullanılmak üzere varlığı sürdürüldü. BÇG denilen örgüt de işte bu dairenin içerisinde çalışıyor. Resmi olarak Genelkurmay'da yazılı hiçbir belge yok BÇG ile ilgili.Ancak bu örgütün yönettiği bir dönem yaşadı ama Türkiye.

Ergenekon'da sona gelinmedi ama artık geri dönüşü de mümkün değil

Ben sona gelindiğini düşünmüyorum ama geri dönülemez noktaya geldiğini düşünüyorum. Artık bunu geriye saramaz kimse. Artık Türkiye'de Zir Vadisi'nde çıkan silahların açıklanması lazım. Üstü kapatılamayacak, yok sayılamayacak noktada, kamuoyuna mal oldu. Bunlara mantıklı açıklamalar getirilmeli. Her şeyi kendi bağımsız dünyasında değerlendirirseniz, birçok hususun geleceğini görmemiz zorlaşıyor. Bir ceza davasının sonucuna ulaşması, sorumluların ceza alması gibi bir beklentimiz var. Diğer taraftan Türkiye'nin daha demokratikleşmesi lazım. Hukuk devleti normlarının yerleşmesi lazım. 27 Mayıs düzeninin alaşağı edilmesi lazım. Türkiye'de sistemin içinden Ergenekon'un temizlenmesi ancak bu yolla olacaktır. İtalya'daki Gladyo ile kıyaslanıyor bu yapı. İtalya'da bu işi sadece yargı yapmamıştı. Soruşturmalar açılmış, bakanlar, başbakanlar tutuklandı. Şimdi Türkiye'de Özel Harp Dairesi suç işliyor mu? İşlemiyor mu? Asker her şeyi kayıt altında tutar, bürokratik bir yapıdır, kayıt altında tutması gerekir sorumluluğu açısından. O kadar silah var, mühimmat var.

Özel Harekat, Genelkurmay ve Jandarma İstihbarat'ın Arşivlerine Girilmeli

Öyleyse girin Özel Harekat Dairesi'nin arşivine, girin Genelkurmay İstihbarat'ın arşivine, girin Jandarma İstihbarat'ın arşivine, bakalım neler çıkacak? İtalya'da Gladyo ile ilgili en önemli bilgiler İtalya Silahlı Kuvvetleri'nin arşivinde çıkmıştı. Konunun böyle bir aşamaya gelmesi lazım. Buradan da iki sonuç çıkar. Birincisinde mevcut suçlular ortaya çıkarılır, yargılanır, ceza alır. İkincisinde Ergenekon tümüyle tasfiye edilir, ortadan kaldırılır.Şu an birinci sonucun devam ettiği görülüyor. Şu an sağını solunu, göze batan yerlerini budamak şeklinde görünüyor.

Ergenekon yapılanmasının benzerleri Avrupa'da da var

Ergenekon adı Türk kontrgerillasının adı. İtalya'da neden Gladyo deniliyor? Fransa'da neden Rüzgar Gülü deniliyor? Yunanistan'da neden Koyun Postu deniliyor? Almanya'da neden Germen Harekatı deniliyor? Herkes kendi tarihinden bir isim alıyor. Bizimkiler de Ergenekon'u almışlar.

Ergenekon'un lobi kanadı halen varlığını muhafaza ediyor

Ergenekon'un iki kısmı var. Bir operasyon birimi var. Elinde silah tutanların oluşturduğu kısmı. Terör diyoruz, bir de terör denildiğinde unutuyoruz. Terör, siyasi amaçlı cinayet işlemektir. Niçin cinayet işliyorlar? Siyasi hedeflerine ulaşmak için. Ama bunlar akıl değil. Şiddet eylemlerinin emir ve talimatını verenleri birbirinden ayırmak lazım. Bu daireler kesişir. Bir diğer kısmında da Mason Locaları gibi, Encümen-i Daniş gibi lobi faaliyetleri yaparlar. Legal, meşru siyasi operasyonları yürütürler. Gidip medya patronları ile konuşurlar, yurtdışından bir araştırma enstitüsüne bir beyanat patlattırırlar, Binnaz Toprak'a bir araştırma yaptırıp mahalle baskısını anlattırırlar. Bunların hepsi yürütülen psikolojik harekatın bir parçasını oluşturuyor. Ancak bu lobilerde kendisini korumak isterler. Şiddet ile uzaktan yakından alakası yok gibi bir görüntü çizerler.

Ergenekon'un Türk Gladyosu olduğunu herkes biliyor, Savcı'nın iddiası da bu yönde

Hukuki olarak isimlendireceğimiz şey Savcı'nın yürüttüğü mantık. Diyor ki Savcı, Ümraniye'de ele geçen bombalar ele geçirildi. Bunu soruşturduk, şu noktaya geldik. Bilgiler elimize geldi, araştırdık, karşımıza böyle bir yapı çıktı delillerden ortaya çıkınca. NATO'nun kurdurduğu Özel Hareket Dairesi'nin yoldan çıkmış şeklidir deniliyor iddianamede. Örneğin, Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın antetli kağıdını kullandığı belirtiliyor Ergenekon'un iddianamede. Türk gladyosunun adının Ergenekon olduğunu da zaten herkes biliyordu neredeyse.

Devlet ya çok beceriksiz ya da katliamın faili

1 Mayıs 1977'de 33 kişi öldürüldü Taksim'de. Burada iki ihtimal var. Birincisi, bizim devletimiz o kadar beceriksiz bir devlet ki çatılardan ateş eden, alenen katliam yapan failleri yakalayamıyor. İkincisi de bu katliamı bizzat devlet yapıyor. İnsan böyle bir mukayese ile bakıyor hadiseye. Ogün Samast'ın Hrant Dink'i öldürmesinin planlı bir cinayet olduğu ortaya çıktı. Sonra da statlarda 'Hepimiz Ogün Samast'ız' demeye başladı insanlar. Bir başka örnek Mersin'de şu bayrak yakma hadisesi. Çıktı ortaya onu kimin yaptığı. Ondan sonrada bayrakları kapan sokağa fırladı. Hiçbirisi bu örgütlerin bir parçası değil. Herkes gönüllü olarak katılıyor bu sürece. Ama şartlar oluşturuluyor burada. Güngören'e bomba koyuyorsanız, arkasında muhakkak derin bir akıl vardır, mutfak çalışması vardır.

Ergenekon, ABD'nin soruşturmayı desteklemesinden korkuyor

Ergenekon soruşturmasının arkasında Amerikalıların olması ihtimali Ergenekoncuları çok korkutuyor. İşte Kemal Gürüz, 'Ben Amerikancıyım' diyor. Ancak ortada Amerika'nın Avrasyacılar gibi bir gruba karşı koyduğunu düşünmüyorum. Çünkü Türkiye'nin öyle Avrasyacılık diye bir seçeneği de yok zaten. (Analitik Bakış)

NEDEN BAZI İNSANLAR ŞANSLIDR 

Şansın bilimsel analizi ve kriz IQ'su
Neden bazı insanlar uçak kazasından burnu bile kanamadan kurtulur ya da işini kaybettikten sonra mücadele azmini kaybetmeyip başarıya ulaşırken, bazılarının böyle bir şansı hiç olmaz?

Örgü şişi önce kalbine saplandı, sonra hayatını kurtardı. Ellin Klor yaşadığı bu tuhaf olayı tebessümle hatırlıyor. Ancak başına gelen, bu o kadar da keyifle hatırlanacak bir şey değildi. Özellikle de doktorlar, göğüs kemiğini delip sağ karıncığına giren tahta şişi çıkarmak için ameliyathanede göğüs kafesini açtıklarında.  

VİDEOYU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

9 Ocak 2006 şanslı günüydü. 58 yaşındaki çocuk kütüphanesi memuru, ailesiyle akşam yemeğini yemişti ve örgü grubundaki arkadaşlarına yeni modeller göstermek için can atıyordu. İçi kitap, yün ve şişlerle dolu üç çantayı kucakladığı gibi arabasına atlayıp Kaliforniya’nın Palo Alto şehrindeki bir arkadaşının evine gitti. Biraz gecikmişti; park etmiş arabalara bakılırsa, örgü arkadaşlarından bazıları gelmişti bile. Çantalarını arka koltuktan aldı. “Bir kütüphanecinin çilesi de böyle ıvır zıvır taşımak” diye düşündüğünü hatırlıyor. Klor, oldukça geniş iki basamaktan ilkini çıktı, sonra ayağı takıldı ve düştü. Düşerken göğsü, içinde henüz bitmemiş örgülerin olduğu bir poşetin üzerine denk geldi. 1,65 metre boylarında, hafif ela gözlü, geniş yuvarlık yüzlü Klor, uzun zamandır sakarlığından şikâyetçiydi. Dolayısıyla, düşüşü beklenmedik bir şey değildi. Nefes aldığında göğsünde bir ağrı hissetti, ama önemli bir şey olduğunu düşünmedi. Evin salonunda ise arkadaşları örgülerine başlamışlardı bile. Klor da onlara katılmak istiyordu, ama göğsünün ortasındaki ağrı aldığı her nefesle daha da beter oluyordu. Bu, sıradan bir sancı değildi. Gözlerini Façonnable marka kazağına çevirdi ve kazağını kaldırdı. Gördüğü o manzara hafızasına kazındı. Örgü şişinin sadece 10 santim kadarı vücudunun dışındaydı. Belli ki, elbisesini yırtarak tam göğsünün ortasına saplanmış olan şiş ikiye bölünmüştü. “Aman Allah’ım” cümlesi ağzından döküldü. Göğsüne saplı şişi gördüklerinde arkadaşlarının ağzı açık kaldı, ama hemen neler yapılması gerektiğini konuştular. Acaba ilk iş olarak şişi çıkarmaya çalışmalı mıydılar? “Hayır, dokunmayın” dedi Klor. Tamamen içgüdüsel olarak söylemişti bunu; hastaneye gidene kadar kimsenin yarasına dokunmasını istemiyordu. Doktorlar daha sonra, hayatını kurtaran ilk kararın bu olduğunu söyleyeceklerdi. Şişi vücuttan çıkarmak bir tıpayı açmak ya da bir şişenin mantarını çıkarmak gibi olurdu ve Klor kan kaybından oracıkta ölebilirdi.

Klor ve arkadaşlarının karşı karşıya kaldıkları bir diğer kritik soru da şuydu: Bir arabaya atlayıp Klor’u hemen acile mi yetiştirmeliydiler? Klor, “Hayır. Hemen 911’i arayın” dedi. Klor’un, hayatının kurtulmasını sağlayan ikinci kararı, sağlık görevlilerini beklemek oldu. Hastaneye yetişene kadar şiş birazcık dahi yerinden kımıldamış olsaydı, kalbindeki yara ölümcül olabilirdi. Klor, kanepeye dikkatlice oturup ambulansın gelmesini bekledi. Hep tetikteydi, hatta çok garip bir şey dikkatini çekti. Göğsüne şiş saplanmıştı, ama hiçbir yerinde bir damla kan yoktu. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Sonra bir sıra görüntü bir TV dizisi gibi akıp geçti gözünün önünden: Sağlık görevlileri, sedye, sirenler, serum, oksijen, acil odası, tomografi.   

Klor kaygılı bir şekilde, Palo Alto’daki Stanford Üniversitesi Tıp Merkezi’nin acil servisindeki doktorların, durumunu açıklamasını bekliyordu. Zihnini meşgul etmek için kızı Callie’yi düşündü. Daha sonra bir zamanlar kırık bileğiyle 3 kilometreden fazla yürümüş olan, güçlü bir vücuda sahip mühendis kocası Hal geldi aklına. Kocası bazen ona “biraz çıtkırıldımsın” diyerek takılırdı. Hal bunu duyduğunda acaba ne derdi?

Doktorlar sonunda muayene sonuçları hakkında kendisine bilgi verince Klor ilk kez korkuyla ürperdi. Hallerinden durumunun acil olduğu anlaşılıyordu. Şiş, kalbe, akciğerlere ve en önemli damarlara darbelere karşı bir koruma kalkanı sağlayan uzun, düz göğüs kemiğini delip geçmişti. Bu ekip yıllar boyunca, vücudun akla gelebilecek her yerine saplanmış her türden nesneyi ameliyatla çıkarmıştı. Ama bir örgü şişiyle ilk kez karşılaştıklarını söylediler. Genç bir doktor paparazziler gibi önce Klor’un fotoğrafını, sonra da şişin yakından fotoğraflarını çekti. Ardından doktorlar o korkulan haberi verdiler: Şişin ucu kalbi sıyırıp geçerken sağ karıncığı hafifçe yırtmıştı. İç kanama vardı ve acilen ameliyat gerekiyordu. 

Düşmesinin üzerinden daha bir saat bile geçmeden doktorlar onu ameliyata almış, göğüs kafesini açıp kalbini dikmiş, göğüs kemiğini birleştirmiş ve göğsünü dikip kapatmıştı. Boynundan göğsünün ortasına uzanan 18 santimlik bir ameliyat izi kaldı, ama doktorlar hayatını kurtarmıştı. Şans mı kader mi bilinmez, örgü şişi bir kez daha Klor’un hayatını kurtaracaktı. Aslında Klor’un hayatta kalma mücadelesi daha yeni başlıyordu. 

Neden bazı insanlar hayatta kalır da, diğerleri ölür? Aşırı baskı altındayken neden çok azımız sakin ve kendine hâkim olabilirken, çoğumuz paniğe kapılır ve ne yapacağımızı bilemeyiz? Kimileri sıkıntılardan sıyrılmayı başarırken, neden bazıları cesaretini kaybedip mücadele edemez?

ABC televizyon kanalının “Günaydın Amerika” programında iki buçuk yıl başyapımcı olarak çalıştığım dönemde, büyük tehlikeler atlatıp hayatta kalmayı başarmış onlarca insan izledim televizyonda. Ölüme meydan okuyan insanların ardı arkası kesilmek bilmiyordu ve hep şunu merak ettim: Bu insanlar yaşadıkları zorluklara nasıl dayanıyor? Hep böyle güçlü ve dayanıklı mıydılar, yoksa bu yetenekleri bir anda mı ortaya çıktı? Ve bu insanlarda hayatta kalmak ve güçlükleri  altetmek konusunda bizde olmayan ne vardı? 

Muhtemelen kalbinize hiç örgü şişi saplanmayacak; ama er ya da geç en az bir kez kendinizi hayatınızda bir dönüm noktası teşkil edecek bir kriz ya da mücadele içinde bulacaksınız. Uçağınız buz tutumuş Hudson Nehri üzerine inse tepkiniz nasıl olurdu? Aniden işten atılsanız ya da doktorunuz sağlığınızla ilgili endişe verici bir teşhis koysa ne yapardınız? Dr. David Spain durumu gayet açık bir dille ifade ediyor. Kendisi Stanford Tıp Merkezi’nde yaralanmalar ve yoğun bakım ünitesinin başında ve her gün insanların başına neler gelebildiğine tanık oluyor. Her gün, diyor, bazılarımız giyinir, ailesiyle vedalaşıp evden çıkar ve bir çimento kamyonunun altında kalır.       

İki yıllık bir araştırmanın sonucunda keşfettim ki, herkesin sıkıntılı bir durumla karşılaştığında devreye giren bir kriz kişiliği hayatta kalma güdüsüyle ortaya çıkan bir IQ’su var. Bu, bir zihinsel tavır ve verili bir durumda insanın düşünüş biçimi. Güçlüklerin üstesinden gelmeyi en iyi başaranlar krizlerin kaçınılmaz olduğunu bilen ve krizleri öngören kişiler. Talihsiz olayların bile bir gün sonunun geleceğini kavramış olan bu insanlar sabredip doğru zamanı tespit ediyor ve ne yapmaları gerekiyorsa zamanında yapıyorlar. Bu durumu ifade etmek için psikologların kullandığı bir tabir var: Etkin edilgenlik. Yani ne zaman durup ne zaman harekete geçeceğinizi bilmek. Eleştirel bir açıdan bakıldığında, bir şey yapmak hiçbir şey yapmamak anlamına da gelebilir. Eylem, eylemsizlikle eş anlamlı olabilir ve bu paradoksu kabullenmek hayatınızı kurtarabilir.

Günlerden cumartesi ve sabahın ilk saatleriydi. Doktorların, şişi dikkatlice çıkarıp Ellin Klor’un göğsünü dikmelerinin üstünden yalnızca 12 gün geçmişti. Klor bir haftadır evindeydi; kızı ve kocasının ilgisinden son derece memnundu. Fakat bir sabah göğsünde ve sırtında dayanılmaz bir ağrıyla uyandı. Güçlükle nefes almaya çalışırken, ağrının sebebine dair hiçbir fikri yoktu; derhal hastanenin acil servisine koştu.

Doktorlar onu muayene ettiler, kalbini ve ciğerlerini dinlediler. En büyük korkularını fısıltayla söylediler: Belki de bu, pulmoner emboli, yani ölümüne yol açabilecek akciğerlerindeki bir kan pıhtılaşmasıydı. Ağrıyı dindirmek için morfinle birlikte hemen bazı tetkiklerin yapılmasını istediler. Doktorlar geri geldiklerinde başlarını sallarken kafaları karışık görünüyordu. Testlerin hepsi negatifti. Ciğerleri temizdi ve kalbi de beklendiği gibi iyileşiyordu. Dolayısıyla, yaşadığı sıkıntıyı ameliyattan kaynaklanan geçici bir rahatsızlık olarak açıkladılar ve birkaç ağrı kesici daha verip Klor’u eve gönderdiler.
Ertesi gün telefonu çaldığında Klor evde yalnızdı. Stanford’dan bir radyolog kendisini hemen görmek istiyordu. Hastanede doktorlar durumun aciliyetini açıkladı. Çekilen tomografide radyolog, Klor’un koltukaltında bir kitle tespit etmişti. Büyümüş bir lenf düğümünü andırıyordu ki, bu, göğüs kanseri belirtisiydi. 

On yıl önce bu hastalıkla vücudunun diğer tarafında mücadele etmişti. Ama bu, yeni bir tümördü; çünkü eskisinin yeniden oluşması ihtimali oldukça düşüktü. Bu, mücadeleye ta en baştan başlamak anlamına geliyordu. Doktorlar hastalığın yalnızca bir lenf düğümüne bulaştığını ve tümörün kontrol altında olduğunu söylediğinde, Klor kendini öyle şanslı hissetti ki bir çığlık attı.
Doktorlar, kalbine saplanan şişin aslında hayatını kurtardığını söylediler. Eğer acil servise gitmeseydi, yani bütün o makinelerle vücudu tetkik edilmemiş olsaydı, tümör muhtemelen büyüyüp vücuduna yayılana kadar gizli kalacaktı. Klor dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğuna inanıyor. Örgü şişinden ölmedim, öyleyse kanserden de ölmeyeceğim, diye düşündüğünü hatırlıyor.  
Klor, yılın büyük kısmını ameliyatla, kemoterapiyle ve ışın tedavisiyle geçirdi. Bu arada, bir yorgan bitirip yelek, atkı ve şallar örerken, bir yandan da kızının hızla büyümesini izledi. Tedaviler sırasında Klor çok ızdırap çekti, ama kendine dair bilmediği bir şey de öğrendi. Duyarlı bir kişiliğe sahipti ve bazen depresyona girdiği olurdu. Fiziki olarak da çok güçlü değildi. Yaşadığı bu deneyimden bahsederken, “Benim için de gerçekten sürpriz oldu; bu kadar güçlü olduğumu tahmin etmiyordum” diyecekti.   

Hayatta kalanların ortaya koyduğu acı gerçek şu: Pek çok insan aslında iyileşmesi mümkün olabilecekken ölüyor. Kararlı bir şekilde mücadele etmek yerine, insanlar hiçbir şey yapmayabiliyor. Hayatta kalma psikolojisi alanında dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Dr. John Leach esas itibarıyla bu olgu üzerinde çalışıyor. 20 yılı aşkın bir süredir İngiltere’nin Lancaster Üniversitesi’nde hayatta kalma psikolojisi üzerine ileri seviye dersler veriyor.
Kasım 1987’de Leach bir gece Londra’nın King’s Cross metro istasyonunda aktarma yapıyordu. İşe gidiş-geliş saatlerinde 30 binden fazla yolcu gelip geçiyordu bu istasyondan. Bir duman fark etti; gördüğü “en yoğun, en yağlı, en iğrenç duman”dı. İlk başta, hiç anlam veremedi. Etrafta hiç alev yoktu ve gemi bacasından çıkan keskin bir dumanı andırıyordu. Neredeyse gayri ihtiyari zemin seviyesine yöneldi ve aceleyle çıkışa doğru yürüdü. 

Olayın üzerinden 21 yıldan daha uzun bir süre geçtikten sonra bugün, o olaya ilişkin hatırladıkları oldukça az. Ama Leach hâlâ o pis dumanın kokusunu hissedebiliyor ve üniformalı bir demiryolu işçisinin bağırışı da kulaklarında: “Aşağıda insanlar ölüyor.” Anlaşılmaz bir sebeple, bir taraftan alevler yayılırken trenler istasyona gelmeye devam ediyordu. Bu arada zemin katın hemen üstünde, yetkililer bilmeden yolcuları, doğruca alevlerin ortasına götürecek yürüyen merdivenlere yönlendiriyordu. İşlerine gidip-gelen insanlar dumana ve alevlere rağmen her zamanki güzergâhlarını takip ediyordu. Alevlerden kaçan hatta kimisi alevlerin ortasında- insanların telaşının neredeyse hiç farkına varmadan felaketin tam ortasına doğru yürüdüler. King’s Cross yangınında 31 kişi hayatını kaybetti ve akıl almaz bir şekilde metro personeli ne yangın söndürme cihazlarına elini sürdü ne de alevlerin üzerine bir damla su döktü.

Leach bu sendroma bir isim vermiş: “İhtimal vermeme tepkisi”. İnsanlar gördüklerine inanmıyordu. Dolayısıyla da yollarına devam ettiler; yani “normallik önyargısı” olarak bilinen tarzda bir davranış sergilediler. Sanki herşey yolundaymış gibi davranıyor ve tehlikenin ciddiyetini küçümsüyorlardı. Bazı uzmanlar buna “akıl kilitlenmesi” adını veriyor. Bu durumdaki insan karar verme yeteneğini kaybediyor. 

Leach’e göre, bir felaketle karşılaştıklarında insanlar verdikleri tepkilere göre üç kategoriye ayrılıyor: İlk sırada, felaketlerden kurtulmayı başarabilenler yer alıyor. ABD Havayolları’nın 1549 sayılı uçuşundaki yolcuların en kötü şartlarda hayatlarını kurtarmayı başarmış olmaları buna bir örnek. İkinci grupta, kaçınılması mümkün olmayan felaketlerin yol açtığı ölümler var. Bunlar 2004’te Güneydoğu Asya’da tsunamide ölen 200 bin insanın pek çoğu gibi hayatta kalmak gibi bir şansı olmayan insanlar. Üçüncü grupta ise, aslında yaşayabilecekken, gereksiz yere ölen insanlar yer alıyor.    

Sayısız felaketi inceleyip insanları bu felaketler karşısında verdikleri tepkilere göre gruplandırdıktan sonra, Leach, 10-80-10 kuramı olarak adlandırılabilecek bir sonuca vardı. Bu kurama göre, yüzde 10’umuz bir felaket anında nispeten sakin kalarak mantıklı düşünebiliyor. Bu, tepedeki yüzde 10’luk grup, ABD Havayolları’nın uçuşunda sorumluluk alıp diğer yolcuların uçaktan tahliyesini sağlayan birkaç yolcu gibi lider kişilikler.   

Leach, büyük çoğunluğumuzun ise -yaklaşık yüzde 80’imiz- ikinci kategoriye girdiğini söylüyor. Bir tehlike anında çoğu insanın yapabildiği “sadece şaşkınlıktan afallayıp kalmak”. “Muhakeme ve düşünme yeteneğimizin ciddi ölçüde azaldığını” fark ederiz. “Neredeyse otomatik ya da mekanik davranışlar sergiler, reflekslerimizle hareket ederiz.” Terleriz. Zihnimiz ve duygularımız karmakarışık bir hal alır, hiçbir şey yapmak istemeyiz, adeta hissizleşiriz. Kalbimizin atışı hızlanır. “Algı daralması” yaşarız ya da görme yeteneğimiz azalır. Etrafımızdaki insanları neredeyse duymayız. Bu da normaldir -bir zararı olduğuğu söylenemez- ve bu durum zaten sonsuza dek böyle sürmeyecektir. Bu beyin ya da akıl kilitlenmesinden kurtulmanın yolu, şoku üzerinizden atıp ne yapmanız gerektiğine karar vermektir.

Son yüzde 10’luk grupta ise, bir tehlike anında kesinlikle yanında olmak istemeyeceğiniz insanlar var. Açıkçası, bu üçüncü gruptakiler, tehlike anında yapılmaması gereken her şeyi yaparlar. Uygun olmayan şekilde davranır ve genellikle istenenin tersi sonuçlara yol açarlar. Daha açık bir ifadeyle, kendilerini kaybeder ve davranışlarına, sözlerine hâkim olamazlar. Ve bir tehlikeyle karşı karşıya kalındığında bu gruptakiler genellikle hayatta kalmayı başaramaz. 

Prof. Richard Wiseman, elinize sadece bir gazete tutuşturup sizden gazetenin sayfalarında kaç fotoğraf olduğunu saymanızı rica etmek yoluyla şanslı mı, yoksa şanssız mı olduğunuzu söyleyebiliyor. Kimileri bu işi birkaç saniyede bitirirken, bütün resimleri saymak için kimileri birkaç dakikaya ihtiyaç duyuyor. Ama bunun sebebi, bazı insanların diğerlerinden daha iyi sayı sayabilmesi değil. İşin sırrı, Wiseman’in ikinci sayfaya 2,5 santimetrelik puntoyla yazdığı kocaman mesajda saklı: Saymayı bırakın! Bu gazetede 43 fotoğraf var.
İster inanın ister inanmayın, pek çok insan gazetedeki bu koskoca başlığı gözden kaçırıyor. O başlığı göremeyecek kadar fotoğrafları saymakla meşguller. Koca duyuru bir aldatmaca değil. Gazetede gerçekten de 43 fotoğraf var. Profesör Wiseman’ın bulgularına göre, duyuruyu hemen gördüyseniz, tesadüfen karşınıza çıkabilecek fırsatlardan yararlanmaya açık, şanslı bir kişi olma ihtimaliniz yüksek. Aksine, mesajı fark etmiyorsanız bu, sizin tesadüfi fırsatları kaçırma ihtimali nispeten yüksek ve genellikle şanssız bir kişi olduğunuzu gösteriyor. Psikologlar buna “bakan körlük” diyor. Gerçekten dikkatimizi vermediğimiz zaman bazı şeyleri görmeyiz.

“Bakan körlük” üzerine en önemli çalışmalardan biri de Daniel Simons ve Christopher Chabris’in Harvard psikoloji bölümünün 15’inci katının asansör holünde gerçekleştirildi. İki takımdan birinin oyuncuları beyaz gömlek, diğeriyse siyah giymişti ve iki turuncu renkli basketbol topunu karşılıklı olarak birbirlerine atıyorlardı. Deneklerden bu pas atma alıştırmasının videosunu izlemeleri ve beyaz formalı oyuncuları attıkları pasları saymaları istendi. 45 saniye sonra videonun bir versiyonunda tam bir goril kıyafeti içindeki bir kadın görüntüye giriyordu. Bu kıllı goril ekranı bir baştan diğerine geçerken 5 saniye boyunca görüntüye geldiğinden rahatça fark edilebilecek durumdaydı. Ama çarpıcı olan şu ki, deneklerin yüzde 56’sı televizyonun ortasındaki gorili fark etmedi bile. Başka bir videoda ise goril durup yüzünü kameraya dönüyor, göğsünü yumrukluyor ve sonra da yürüyüp gidiyordu. Bu sahne dokuz saniye sürüyordu, ama yine de deneklerin yalnızca yüzde 50’si bu tüylü davetsiz misafiri fark etti.

Gorili görmemek nasıl mümkün olabilir? Ve bunun bir tehlike anında hayatta kalma becerisiyle nasıl bir ilgisi olabilir? Profesör Simons şimdi Urbana-Champaign Illinois Üniversitesi’nde psikoloji dersi veriyor. Goril deneyinden çıkan en temel ve şaşırtıcı ders, goril kadar dikkat çekici bir şeyin bile ne kadar kolay dikkatten kaçabileceğini göstermesi, diyor Prof. Simons ve ekliyor: “Göze batan ve sıra dışı nesnelerin otomatik olarak dikkatimizi çekmesi gerekmiyor.” Diğer pek çok araştırma da, etrafınızda ve hatta hemen gözümüzün önünde olup biten her şeyin farkında olmamızın imkânsız değilse bile çok zor olduğunu ortaya koyuyor.

Bunun bir sebebi gözünüzün, odak noktanızın sadece yaklaşık iki derecesine giren alanı yüksek çözünürlükte görmesi. Diğer bir deyişle, gözleriniz ne kadar iyi görüyor olursa olsun, çevrenizdeki nesnelerin büyük bölümü gözünüzün odak noktasının dışında demektir. Bunu anlamak için kolunuzu “tamam” işaretindeki gibi başparmak yukarıyı gösterecek ve avuç kapalı şekilde öne uzatın. Dünyanın yüksek çözünürlükte gördüğünüz küçük parçası ancak başparmağınızın tırnağı genişliğindedir. Eğer bakışlarınızı, diyelim ki tırnağınızın etrafındaki ölü derilere odaklarsanız, çevredeki nesneleri net görme yeteneğinizin ciddi ölçüde azaldığını fark edeceksiniz. “Goril deneyi önemli. Çünkü bilinçli bir şekilde algıladığınız çevrenizin ne kadar küçük olduğunu fark etmenizi sağlıyor. Özellikle de belirli bir işe odaklanmışsanız” diyor Simons. Bu içgörüyü bir kez edindiniz mi, kendinizi bütün fırsatlara açık hale getirebileceğinize inanıyor. Simons, günlük hayatta, bir gorili ya da üzerine gelen çimento kamyonunu fark etmenin bir garantisi olmadığının bilincinde. Bu durum dünyayla etkileşime girme şeklini değiştirdiğini söylüyor. Özellikle de araba kullanırken, karşısına çıkması muhtemel korkunç olaylara karşı daha dikkatli. Bu tür tehlikelerin nasılsa dikkatini çekeceğini farz etmektense onlara bilinçli bir şekilde dikkatini yoğunlaştırıyor.

Wiseman, konu gorili ya da kırmızı ışıkta geçenleri fark etmeye geldiğinde, başka bir faktörün de devrede olduğuna inanıyor. Nevrotikliğin endişeli, gergin ve strese duyarlı insanların kişilik özelliği olduğunu söylüyor. Goril deneyinde, yüksek düzeyde nevrotikliğe sahip insanlar, basketbol toplarının geçişlerini sayarken çok ciddi ve gergindi. Daha düşük seviyedekilerse sakin ve strese daha az duyarlı. Wiseman’a göre, şanslı insanlar genellikle rahat ve (gazete deneyinde koskoca harflerle yazılan başlık gibi) hayatın fırsatlarına açıktır. Ancak şanssız insanlar daha gergin, asabi ve içe kapanıklar.

Kendinizi test etmek istiyorsanız, stres araştırmacıları tarafından bazen kullanılan şu adresin ismine bir göz atın: www.opportunityisnowhere.com. Ne görüyorsunuz? Çoğu kişi için, bu web sitesi cesaret kırıcı gelebilir: Fırsat hiçbir yerde (opportunity is nowhere). Ancak bazıları tam tersini düşünüyor: Fırsat şimdi burada (opportunity is now here). Buradaki saklı mesaj ise şanslı insanlar etraflarındaki dünyanın daha fazlasını algılayabiliyor. “Bu bazı fırsatları bulmayı umduklarından değil de karşılarına çıktığında bu fırsatları fark edebildiklerinden kaynaklanıyor” diye yazıyor Wiseman’ın “Şans Faktörü” (The Luck Factor) kitabında. Bu yeteneğin “hayatları üzerinde önemli ve olumlu bir etkisi var”.

İngiltere’de psikolojinin kamu boyutunda anlaşılması alanındaki tek profesörlüğü elinde bulunduran Hertfordshire Üniversitesi’nden Wiseman on yılını bir şeyleri şans eseri bulabilmenin sırlarını keşfetmeye adamış. Bazı insanlar her türlü şansa sahipken diğerleri kötü şansı mıknatıs gibi çekiyor.
“Şans sihirli bir yetenek ya da tanrıların bağışladığı bir hediye değil. Aksine şans ruhsal durumdur; bir tür düşünme ve davranma şeklidir” diye yazıyor Wiseman. Bunların hepsi bir yana, hayatımız ve şansımız üzerinde bizim farkına vardığımızdan daha çok kontrolümüz var. İtalyan Rönesans filozofu Niccolo Machiavelli’nin zamanında, büyük düşünür ve yazarlar, hayatta ne oluyorsa bunun yüzde 50’sini ya da daha fazlasını şansın (ya da Roma şans tanrıçası Fortuna’nın) belirlediğini tartışmıştı. Wiseman buna hiç olasılık vermiyor. Ona göre hayatımızın yalnızca yüzde 10’unun rastlantısal olduğuna inanıyor. Geri kalan yüzde 90 “aslında nasıl düşündüğünüz” ile şekilleniyor. Farklı bir deyişle hayatınızda gerçekleşenlerin onda dokuzu tavrınız ve davranışlarınız tarafından belirleniyor. Wiseman bazı insanların hayatında neden iyi şeyler olduğunu dört sebebe bağlıyor.

Öncelikle, şanslı insanlar daha sık fırsatlarla karşılaşır. “Doğru zamanda, doğru yerde olmak aslında tamamen doğru ruh yapısıyla ilgilidir” diyor Wiseman. Gazete deneyi de gösterdiği üzere şanslı insanlar beklenmedik fırsatlara daha açıklar ve kolaylıkla kavrayabiliyorlar. Hayat hakkında daha rahat davranırlar ve etraflarındaki dünyayı daha yüksek bir algılayışla yönlendirirler. En basiti, diğer insanların kaçırdıkları fırsatları kolayca fark edip değerlendirirler. Aynı zamanda daha sosyaldirler ve Wiseman’ın deyişiyle “bir şans ağı” kurarlar. Çoğumuz yaklaşık 300 kişiyi ismen tanıyoruzdur. Wiseman’a göre, bu hayatımıza şans olanakları sağlayacak 90 bin insana sadece bir tokalaşma kadar uzakta olduğumuz anlamına geliyor.
İkincisi, şanslı insanlar önsezilerini dinler ve nedenini bilmeseler de doğru kararlar verirler. Aksine şanssız insanlar yanlış kararlar verip yanlış insanlara güvenir. “Yaptığım görüşmeler şanslı insanların önsezilerinin defalarca kez sonuca ulaştığını ortaya koymuştur. Oysa şanssız insanlar genellikle sezgilerini göz ardı eder ve kararlarından pişmanlık duyar” diyor Wiseman. Hayatta kalma konusunda bu tür içgüdüler her şeyi değiştirebilir.
Üçüncü olarak, şanslı insanlar başarısızlık karşısında direnir ve dileklerini gerçekleştirme konusunda acayip bir becerileri vardır. Hayatın en beklenmedik olaylarının “onların başarısıyla sonuçlanacağına” inandırmışlardır kendilerini. Wiseman, onların dünyası “aydınlık ve umut doluyken” şanssız insanlar her şeyin kötü gideceğine inanır, dünyaları ise “kasvetli ve karanlıktır”, diye yazıyor. Wiseman şanslı ve şanssız insanlara çözülmesi mümkün olmayan bir bulmaca verdiğinde, tepkiler çok etkileyici olmuş. “Şanssız insanların yüzde 60’ı bulmacayı çözmenin imkânsız olduğunu söylerken bu oran şanslı insanlarda yalnızca yüzde 30’du. Tıpkı hayatlarının pek çok alanında olduğu gibi şanssız insanlar daha başlamadan pes ediyorlar.”

Dördüncü olarak, şanslı insanların kötü şansı iyiye dönüştürme yeteneği var. Wiseman, şansla ilgili belirleyici bu dört faktörden en çok bunun hayatta kalma konusunda önemli rol oynadığına inanıyor. Wiseman’ın bu sonucu, hayatta kalma psikolojisi üzerine Amerika’nın önde gelen uzmanlarından Dr. Al Siebert’ın çalışmasının bir tekrarı. 40 yıldan daha uzun bir süre “hayatta kalma kişiliği” diye adlandırdığı konuyu araştırdıktan sonra, Siebert “Hayata en güçlü tutunanların yalnızca çok iyi mücadele etmediğini, aynı zamanda potansiyel bir felaketi şanslı bir gelişmeye dönüştürdüklerine” inanıyor.
Yani, hayatın kaçınılmaz meydan okumalarını aşıp ayakta kalabilmek için ne gerekiyor? Tek bir teorinin bütün durumları kapsayamayacağı açık. Her insana ya da mücadeleye uygun ortak bir payda yok. Bazı durumlarda kozmik bir yazı tura bile herşeyi belirleye-bilir. Alzheimer hastaları DNA’larını kendileri seçmiyor.

Travma  kurbanları, yolda zikzaklar çizen sarhoş sürücüleri kendileri tercih etmiyor. Yine de hayatta kalma gücünüz tamamen elinizden alınmış değil. Aslında kaderinizi hayal edebileceğinizden daha çok kontrol ediyorsunuz. Hepsinden öte, zihniyetiniz farklılık yaratıyor. Kendinize dikkat edebilir, etrafınızla ilgilenebilir ve hatta bir uçakta acil çıkışıyla aranızdaki koltukları sayabilirsiniz. En kötü durumlarda şansınızı siz yaratırsınız. Sizin için uygunsa dua da edebilirsiniz. Ne kadar çok kişilik varsa “Hayatta Kalanlar Kulübü”ne giden o kadar çok yol vardır.

tay yip 

http://videogaleri.gazetevatan.com/6283_Erdogan-ile-1-dakika-oyunu.html